Parkinson tedavisi, standart bir reçeteyle ilerleyen bir süreç değildir. Her hasta; semptomlarının şiddeti, yaşam tarzı, beklentileri ve hastalığın seyri açısından kendine özgüdür. Bu nedenle benim 35 yılı aşkın yaklaşımım, hazır protokollerden çok kişiye özel, zamanlaması doğru kararlar üzerine kuruludur.
Klinikte her hastayı değerlendirirken kendime her zaman şu temel soruları sorarım:
• Semptomlar hastanın günlük yaşamını ne ölçüde etkiliyor?
• Mevcut ilaç tedavisi yeterli faydayı sağlıyor mu?
• İlaçların yan etkileri yaşam kalitesini sınırlıyor mu?
• Cerrahi tedavi için doğru zaman mı, yoksa henüz erken mi? Hasta buna uygun mu?
Bu soruların yanıtı, yalnızca klinik bulgularla değil; hastanın hayatıyla birlikte şekillenir. Çünkü Parkinson’da tedavi, yalnızca titremeyi azaltmak ya da hareketi hızlandırmak değildir. Asıl hedef, “Yaşam Kalitesi” olarak özetleyebileceğimiz hastanın bağımsızlığını koruyabildiği, kendini güvende hissettiği ve diğer bireyler gibi normale yakın standartlarda yaşamını sürdürebilme noktasına ulaşmasının sağlanmasıdır.
Özellikle ileri tedavi seçeneklerini değerlendirirken—örneğin Derin Beyin Stimülasyonu (DBS)—karar süreci daha da hassas hale gelir. Burada önemli olan “ameliyata karar verilmesi ve planlanması” konusu değil; “ameliyatın hastaya uygulanabilirliği ve zamanlaması” hususlarında ideal kararın verilebilmesidir.
Bu dengeyi kurmak, tıbbın en incelikli alanlarından biridir ve büyük ölçüde deneyimle şekillenir.
Benim için her bir hasta, bir algoritmanın parçası değil; kendi hikâyesi olan bir bireydir.
Bu nedenle tedavi planını oluştururken yalnızca hastalığı değil;
• Hastanın günlük rutinlerini,
• Sosyal hayatını,
• Beklentilerini ve endişelerini
da dikkate alırım.
Çünkü doğru tedavi, yalnızca doğru yöntem değil; doğru hasta, doğru zaman ve doğru hedefle buluştuğunda anlam kazanır.
Parkinson tedavisinde ustalık ne yapılacağını bilmekten çok kime, ne zaman ve neden yapılmasına karar vermek ve tabii ki nasıl yapılacağını bilmektir.